Cumartesi, Eylül 7

Olimpiyatlara 5 kala...


Artık gelmiş son düzlük, sonuçlar açıklanacak. 5. adaylığımız belki ama ilk defa adam akıllı aday olmuşuz. İlk defa işin ciddiyetinin hakkını vermeye çalışıyoruz. Doğal olarak da millet olarak büyük bir bekleyiş, büyük bir heyecan içerisindeyiz. Ama bilinmesi gereken bazı hususlar var. Kaybetme ihtimalimiz.

Tut ki kaybettik. Neden kaybettiğini iyi bilmen bundan ders çıkarman gerekiyor. Bakanlardan bir tanesi çıkıp; "Kaybedersek sorumlusu Gezi'dir" demişti. Elbette Gezi Olayları'nın olumsuz etkileri vardır, hem de ciddi anlamda ama sadece Gezi midir? Gezi kaçıncı sıradadır?

O bakana sormazlar mı, senin olimpik sporcuların ardı ardına dopingten ceza alırken, hiç dopinge bulaşmamış Japonya'ya vermesinler? Senin güzide kulüplerin, sporcuların, yöneticilerin şikeyle anılırken ben senin adaletine nasıl güveneyim? 

Demezler mi, "Hocam bak, Madrid ve Tokyo biz bu işi seneye yapacak seviyedeyiz diyorlar, hazırız diyorlar. Sen ise hazır olacağım diyorsun. İnanayım mı, teminatın var mı?" Yada demezler mi "Madrid'in ulaşımı, Tokyo'nun ulaşımı tamam, sen diyorsun ki ben 2019'da tamam olacağım. İnanayım mı?"

Hadi inandı diyelim, tamamlanabilecek mi o projeler? Bunun garantisini önce kendimize verebiliyor muyuz? 1997'de bitmesi gereken, artık ulusal mesele haline gelmiş Ankara Metrosu henüz tamamlanma aşamasına geldi. Bunun gibi onlarca örnek var. İktidar değişir, projeler iptal olur. Ne yazık ki devlet planlaması doğru düzgün ve uzun vadeli yapılmayan bi ülkeyiz, iktidarın keyfine göre işler yapıyoruz. Her kim bu iktidarın bi sonraki seçimlerden çıkabileceğinin bile garantisini veremiyor, bu projelerin garantisini neye dayanarak vereceğiz?

Sporun olmazsa olmazı seyirci. Önce belirtmek isterim Türk milleti seyirci değildir taraftardır. Bu, içinde bizim olduğumuz organizasyonlar için çok güzel, ateşleyici birşey. Ama olayın içinde biz yoksak, rekabet yoksa o tribünleri de boş bırakan olay. Seyirci olmayı, sadece sporu seyretmeyi başaramadık bir türlü. Bugün Usuain Bolt'u tanımayan yok ama olimpiyatları takip eden insanların içinden kaçı Diamond League'i de takip ediyor? Tabi ki olimpiyatları sadece biz izlemeyeceğiz dünyanın her tarafından insanlar gelecek, tabi ki 2020'ye kadar algı değişebilir, seyirci olabiliriz ama oylamayı bugünün şartlarına, geçmiş örneklere göre değerlendirecekler. Fifa U-20 Dünya Kupası kötü bir reklam oldu seyirci açısından. Futbol ülkesi denilen yerde, futbol organizasyonuna rağbet etmedik.

Tesisleşme konusunda da gerideyiz. Diğer adaylar hali hazırda gerekli sayısının yarısından fazlasına sahipler. Biz ise çok azına sahibiz ve yapacağız diyoruz. Adamlar hazırız derken biz, hazır olacağız diyoruz. Ha son yıllarda tesisleşme konusunda büyük atılımlar yapıldı, bu yapılanlar yapılacakların teminatıdır elbet.

Neyse fazla dağıtmadan, sağda solda perakende halinde paylaştığım düşüncelerimi toptan yazayım dedim. Kaybedersek bunlar da konuşulmalı düşüncesindeyim. Kaldı ki kaybetmek değil, kazanmak sürpriz olur. Bu büyük bir organizasyon ve büyük rakiplerle yarışıyoruz.  

Cuma, Mayıs 17

17 Mayıs 2000...



Herkes için bir başkadır elbet o gün... Benim için de öyle. 5-6 yaşlarında bir çocuktum ve çoğu şeyden haberim bile yoktu. Tek bildiğim, Beşiktaşlı babamın ve beni bu renklere aşık eden Galatasaraylı arkadaşı Emin amcanın heyecanıydı. Sokakta -solak olmamın da etkisiyle- Hagi, Hagi diye bağırarak top tekmeleyen bir çocuğun tek bildiği marştır benim için 2000... rerere rarara gassaray gassaray cimbombom...

İlk Galatasaray diye bağırdığımda 3 veya 4 yaşlarında olduğumu hatırlıyorum. Emin amca elinde kadife bir pantolonla gelmiş ve Galatasaraylı olursa bu pantolonu sana vereceğim demişti. Bana almıştı belli, verecekti de. Ama Galatsaraylı olmamı istiyordu şüphesiz. Bugüne kadar hiç bir kararımda bana karşı çıkmayan, destekleyen Beşiktaşlı babam da izin vermişti. Küçüğünü Beşiktaşlı yaparız demişti herhalde, yaptı da...

9 yaşında falandım. Çok sevdiğim Emin amca ALS hastalığına yakalanmış ve gözlerimizin önünde, sadece 10-15 gün içinde yaşamını yitirmişti. Cenaze için taziye ziyaretine gittiğimizde ilk defa dikkatlice incelemiştim evi. Her bir köşede Galatasaray vardı. Galatasaray bayrağı, vitrinde duran kocaman Galatasaray amblemli tabaklar, duvar saati, sarı kırmızı boyanmış bahçe kapısı... O gün daha fazla Galatasaraylı oldum. O günler iyi günler değildi, Galatasaray ekonomik olarak çöküyor, 6-0'lık ezeli mağlubiyet geliyordu ama ben daha fazla Galatasaraylı oluyordum. Evet, insanlar zor günlerde daha çok kenetlenir, daha çok bağlanırlardı ama ben çocuktum. Beni takımıma bağlayan bu kenetlenme gereksinimi değil Emin amcamdı. O zamandan beridir her Galatasaray maçını izler, Galatasaray'la yaşarım.

Konuyu fazla dağıtmadan; Uefa Kupası senesini final maçı hariç hiç hatırlamıyorum. Evet birkaç anım var ama hangi maça tekabül ettiklerini de bilmiyorum. O zamana dair tek ve en önemli hatıram; Popescu'nun penaltısı ve Arsenal maçı sonrası babamın omuzlarında rerere rarara gassaray gassaray cimbombom diye bağırışlarım ve babamın eşlik edişi... O zamanki maçların hepsini, tek tek sonradan izledim ve keşke dedim. Keşke o anları adam gibi yaşayabilseydim. Şimdi tekrar avrupa zaferi kazanacağımız günü bekliyorum. Büyük bi çocukluk hasretim.

O döneme ait tüylerimi diken diken eden onca şeyden en önemlisi sizlerle de paylaşmak isterim; Arsenal maçı öncesi Fatih Terim'in yaptığı konuşma. Gerek futbolcu gerekse teknik direktör olarak bu takıma yıllardır hizmet eden, uzun süre kaptanlık pazubandını taşımış; ayrı bir duruşu, karizması olan İmparator'un, Grande'nin o konuşması... Bu konuşma Galatasaray'ın tarihinin değişimini sergileyen çok önemli bir konuşmadır. Hem yazılı hem de videolu olarak vereceğim bu konuşma her okuduğum/izlediğimde benim tüylerimi hala diken diken eder...


Topun olduğu yer, topun olduğu yer bizim için pozisyon. Yetinmemizin en önemli sebebi topun olduğu yer. İki, saha kaygan olduğuna göre vurduğumuz topları, bize vurulan topları defans, orta saha iyi takip. Kaygan saha çünkü. Ve vurmaktan çekinmeyin, tam tersi topa vurmalarına da müsaade etmeyin mesafe tanımaksızın. Zaten düşüncemiz, size aktardıklarımız; burayı geçtikten itibaren bizim sahaya hiçbir boş alan ve boş adam bırakmamak. Bugün, kaç dakika oynarsanız oynayın. Ama birinci dakikadan itibaren on kişi oynamamız Taffarel dahil, hariç, on kişi oynamamız çok önemli. Okan ve Ümit top oynatmak yok. Tehlikeli bölgede Suat'ın adamı belli. Ve top oynayacağız. Size bir daha söylüyorum; en iyi defans yapmak, defans yapma, oyunu oynamaktır. Oynamaktır. Ters toplarımızı unutmayın. Ara toplarına koşanları, hiç düşünmeksizin Suat. Geri dörtlü ile beraber desteğimiz düşünmeksizin. Hemen Ümit. Burada tek şey kaldı, sizin oynamanız. Bir dünyanın seyredeceği sizin, oynamanız. Başlarken çok iyi başlıyoruz, hiç riziko yok, ofsayt taktiği diye bir şey yok, kadememiz tamam. İleri gittiğimiz zaman da hep beraber topa doğru bam bam bam bam gideceğiz ve oynayacağız. Oynadınız. Oyun disiplinini bozmak yok. Şartlar ne olursa olsun atarız, yeriz. Ve de bazı arkadaşlarımıza burada bir daha söyledim. Petit, Petit çok konuşur. dirsek atar, konuşur, muhattap olmak yok. Rapid maçı ile başladık, size hep bir şeyler söyledik, dedik ki arkadaş biz bu işin sonuna kadar gideriz, gidersiniz. Allah'a şükürler olsun ki aslan gibi bir periyot çizdiniz, aslan gibi top oynadınız. Bugün 17 mi 18 mi. 17'nci avrupa kupası maçımıza çıkıyoruz, ve bunun adı da FİNAL. Yine söylüyorum, kazanacaksınız. kazanmak için uğraşacaksınız, ama netice ne olursa olsun siz benim gönlümde hep kazandınız hep şampiyonsunuz, ve öyle kalacaksınız. Allah yardımcınız olsun!

Bi de şu var tabii; "Haydi oğlum, haydi oğlum haydi Popescu haydi... Gooool, gol Levent'cim gol! Korkunç bişey! Allah'ım sana şükürler olsun. Allah'ım sana şükürler olsun, Uefa Kupası 99/00 sezonunda bizim sayın seyirciler..."

Cuma, Mayıs 10

Satıyorum, satıyorum.. SA-AT-TI-IM!


Bana da mı parayla? Hayır ben kimse yokken ki zamanda kullanıyordum, bana da mı parayla?

Bu sözlerim WhatsApp denen, vatsap olarak okunan iletişim uygulamasına... Günümüzde iletişmek artık ne kadar kolay değil mi? Bi dünya sosyal medya, bi dünya uygulama. Biz blackberry kullanmayan insanların favori iletişim uygulaması şüphesiz vatsap. İtirazı olan yoktur herhalde...

-Benim var!

Ya Osman dayı bi dur allasen. Her neyse, bu vatsap denilen uygulamayı tee iki bilemedin üç sene önce kullanıyordum ben. O zamanlar simayliler falan şekilli şüküllü çıkmıyor, profil fotoğrafından tut, arkaplanına kadar en ufak fotoğraf koyamıyordun. Öyle zamanlarda... Oha dediğinizi duyar gibiyim, demeyin ayıp.

O zamanlar ilk yıl ücretsiz deneme hakkın vardı, yükledik kullanıyoruz. Sınıfta sınıfın dört bir köşesinden katılan arkadaşlarla oluşturulan grup sohbetleri falan üü-üf neler neler. Sonra ben bunu sildim çok şarj yiyor diye, sonra bi daha yükledim...

-Erkek adam tükürdüğünü yalar mı lan!?

Dayı bi dur. İşte yükledim bi daha kullandım falan derken bunun süresi bitti. Artık satın almanız gerek türünden bi mesaj belirdi ekranda. Alır mıyım?

ALMAM!
Almadım da. Niye alayım olm zaten o zamanlar bi olayı da yok. Turkcell de ayda bi 10 mms veriyor fotoğrafı ordan gönderiyorum. Gel zaman git zaman derken arkadaşın biri dedi ki, ben hala deneme sürümü kullanıyorum. 2014'e uzattılar...

ŞOKLARDAYIM!
Ne demek lan uzattılar hani bana? Yoook bana olur mu, olmaz. Niye? E birilerinin ponçiklenmesi lazım, nerden para kazanacaklar. Almıyorum lan dedim almıyorum! Yettiyse yetti, tavırsa tavır almıyorum.

Aradan bi süre daha geçti, artık günümüze yakın bi tarihteyim. 3 gün öncesi, sms ve internet paketim bitti! Hadi turkcellde internet ucuz da sms pahalı lan. Bi de alışık değilim ben babam ay aşırı para atar hesaba ilk defa iki sms paketi arası boşluktayım.

-Baba parası mı yiyon lan hala??

Öğrenciyim ben! Sen de para ver, senin de paranı yiyeyim. Ayda yılda bi iddaa tutturuyoruz o da bereketsiz hemen bitiyor. Baba parası yemek konusunda son derece haklıyım tartışmam bile. Ama Osman dayı nasıl da şampiyon olduk hehe...

-Konuyu dağıtma, devam et!

Konu mu kaldı lan? Sapıttım dağıttım iyice. Neyse ya parası neyse vereyim de bi vatsap yükleyeyim ben. Böyle çok zor, artık iletişmek evlenmek istiyorum. İşte öyle bana da parayla!
Aslında sadece bana parayla gibi bişey. Yoluna geldim vatsap ama ABV! Bu arada biraz delilik belirtileri göstermeye başladım galiba ya

-Evet.

LAN!?

Pazar, Nisan 14

Babadan oğula...

 "Bugün de senin yüzünden kaybedelim"

Sene 1960. İhtilal olmuş Mayıs’ın 27’sinde, askerler gelmiş iktidara. Aradan dört ay geçmiş. Hayat devam ediyordu yine de, özellikle de Mithatpaşa Stadı’nda. Bugünkü adı Spor Toto Süper Ligi olan Milli Lig’in ikincisi yeni oynanmaya başlamıştı o sırada.

Eylül’ün ortası. Yapılan bir ihbar üzerine sekiz gün eksik askerlik yaptığı ortaya çıkıyor Metin Oktay’ın. Sonra da “en şerefli, en mukaddes vazifeyi ihmal etmişsin” denerek cezaevine konuyor. Hem de tam 45 günlüğüne.

Metin Oktay’ın Toptaşı Cezaevi’nde yaşadıkları ayrı bir yazı konusudur. Biz kalemimizin ışığını hapisten çıktığı güne çevirelim.

28 Ekim 1960. Cezaevinin kapısında üç Galatasaraylı var: Turgan Ece, Rüçhan Adlı ve Kamil Altan. Metin Oktay kapıdan çıkınca sarılıp öpüşüyorlar. Gözler yaşlı.

Ertesi gün Galatasaray’ın Karagümrük’le maçı var. Takım Çekmece’de kampta. Rüçhan Adlı’nın otomobiliyle doğrudan kampa gidiyorlar. Burada tam anlamıyla Galatasarayı’na yeniden kavuşuyor Metin Oktay.

Akşam Beyti’de yemek yeniyor tüm takımla. Ama Gündüz Kılıç sofrayı bir başka donattırıyor o akşam. Kolay mı? Hapisten yeni çıkmış Taçsız Kral. Takım arkadaşları yemek bitince otele dönüyorlar. Ama Baba Gündüz ve oğlu bildiği Metin Oktay yemeğe devam ediyorlar.

Sonra da otele dönüyorlar. Baba Gündüz resepsiyona sıkı sıkı tembihte bulunuyor: “Metin Oktay sabah kahvaltısı için kesinlikle uyandırılmayacak. O yorgunluğunu atıncaya kadar uyuyacak.”

29 Ekim 1960. Saat 11.00 suları. Metin Oktay hâlâ uykuda, 45 günün yorgunluğunu çıkarmaya çalışıyor. Baba Gündüz geliyor odasına, uyandırıyor. Sonra da yatağının ucuna ilişiyor. “Biliyorum oynayacak durumda değilsin. Ama seyirci seni görmek istiyor Metin” diyor Gündüz Kılıç. Sonra da devam ediyor: “Karagümrük’e karşı seni oynatmak istiyorum. Üzülme, verebileceğini ver. Sen bize çok maç kazandırdın. Bugün de senin yüzünden kaybedelim. Seni hasretle bekleyen seyirciye ne olur bu saygıyı gösterelim.”

Baba Gündüz böyle konuşur da karşı çıkılır mi hiç? Karşı çıkmadı Metin Oktay. Üç saat sonra sahaya çıktı, antrenmansız ve geceden kalmış vaziyette. Tam iki gol attı o haliyle. Mete Basmacı’nın da bir golüyle Galatasaray Karagümrük’ü, 1960’ın Cumhuriyet Bayramı’nda 3-0 yendi. Yorgunluktan ve dermansızlıktan soyunma odasına kusa kusa gitti Taçsız Kral. Ama, bir yandan da onu seven tribünlerine kavuştuğu için hıçkıra hıçkıra da ağlayarak.

Kıssadan cümle şu, tarif edilemez bir ruhla dolu bu Galatasaray masalında: “Bugün de senin yüzünden kaybedelim.”

O söz orada duruyor yıllardır, Galatasaray tarihinde.

Melih SABANOĞLU


Uzun süre olmuş, bloga birşeyler yazmayalı. Güzel bir Metin Oktay - Gündüz Kılıç hikayesi, bulunca atayım dedim. İyi oldu. Yazıyı da -her ne kadar bu hikayeyle ilgili olmasa da- Metin Oktay'ın Baba Gündüz'e söylemiş olduğu güzel bir sözle bitirelim.

"Bizi sevenleri üzmeyelim baba"

Cuma, Mart 8

Zaman...



Zaman kırılması
aslında bir paradokstur. Misal; siz bir zaman makinası yapıyorsunuz ve geçmişe gidiyorsunuz. Geçmişe gittiğinizde zaman makinasından inerken bir arıyı eziyorsunuz ve o ezdiğiniz arı; normalde arıya karşı alerjisi olan bir insanı sokacak ve adamı öldürecekti. Fakat siz bu arıyı ezince bu olay gerçekleşmiyor ve adam ölmüyor. Daha sonra bu ölmesi gereken ama ölmeyen adam siz yolda karşıdan karşıya geçerken size çarpıyor ve sizi öldürüyor...

Böylece siz gelecekte zaman makinasını hiç icad etmiş olmuyorsunuz ve geçmişe de dönemiyorsunuz. O arıyı ezemiyorsunuz ve adam da sizi öldüremiyor...

Bu durumda siz ölmeyince, gelecekte zaman makinasını yapabiliyorsunuz. Sonra geçmişe gidiyor ve bir arıyı eziyorsunuz. Oysa o ezdiğiniz arı bir adamı sokacak ve öldürecekti ama adam ölmüyor. Sonra bu adam bir kaza sonucu sizi öldürüyor. Siz zaman makinasını hiç icad edemiyorsunuz. Bu durumda da o arıyı ezemiyorsunuz...

Böylece...


Pazar, Mart 3

Günlükler...



The Chronicles of Narnia, yani Narnia Günlükleri... Ama orijinali daha bi filmi anlatıyor, ne bileyim.

Bu filmi yeni izleme imkanım oldu, daha doğrusu öyle istedim. Forumlarda dolaşırken genel olarak LOTR ve HP severlerin bahsetmeleri üzerine izleyeyim dedim, izledim. Filmler arası bir çok benzerlik var ama bir o kadar da özgün Narnia. İlk haritayla başlamak istiyorum.




Narnia haritası, filmi izlerken aklıma ilk Orta Dünya geldi. Belki de sadece haritaların renklerinden dolayı benzetmişim, biraz da yazılardan... Sonra hemen filmi yarıda bırakıp, ne izliyorum lan diyerekten internette bişeyler bakındım.

İlk kitabın 1950lerde yazıldığını düşünecek olursak, benzerlik demekten başka pek bir çare yok gibi. Zaten haritaları bu şekilde filmde görmüyoruz, her ikisini de.  Ha bi de böyle bir harita buldum wikipedia sayfasında, Doğu kıyısının haritası, Telmarin şehri Telmar ve Doğu Okyanusu...


Şimdi filme gelelim. İlk olarak, filmi izlemeden önce kitapların çocuk kitabı olduğunu unutmayalım. Aslında filmler çocuk filmi şeklinde çekilmemiş. Zira ilk filmde (2005) yaklaşık 800 milyon dolara yaklaşık bir hasılat yapmışlar. Bunun yanısıra, filmin savaş sahneleri mükemmel ötesi. Ben genelde filmleri savaş sahnelerine göre ayırırım ki, gerçekten çok sağlam sahneleri var. İlk film olan The Lion, the Witch and the Wardrobe'dan bir savaş sahnesi -ki 3 filmlik serideki en güzel sahne- 


Bunun yanısıra 2.film olan Prince Caspian'da ağaçların yürüdüğünü falan görüyoruz, aslında o filmde de çok sağlam bi savaş sahnesi var, mezarlığın önünde. Sadece savaş sahnelerinden de yürümek istemiyorum aslında, mesela Lucy karakteri; ilk filmde çok tatlı, çok hoş gelmişti. Cidden sergilediği oyunculuk da çok iyiydi, aklıma hemen Harry Potter and the Chamber of Secrets'taki Ginny Weasley'i geldi. Herhangi bir fotoğraf veya video koymayacağım, filmi izleyin.

IMDb'deki filmografisine bakınca The Chronicles of Narnia'dan başka birşey görememek insanı biraz hayal kırıklığına uğratıyor.

Ayrıca ilk filmde birkaç yerde Türk Lokumundan bahsedilmesini de çok büyük ilgiyle karşıladım. Tabii filmdeki aslanın (the lion) özel isminin de Aslan olması... Yazarı C.Lewis hakkında pek bir fikrim yok, bu topraklardan mı geçmiş yoksa başka birşey mi bilemiyorum. Bi araştırıp bakmak lazım aslında. 

3.film, en iyisi. The Voyage of the Dawn Treader. İlk iki filme göre daha az bir bütçeyle çekilmiş, belki de mekansal olarak daha kısıtlı olduğu içindir. Efekt olarak çok üst düzey, hiç birşeyden kaçınmamışlar. Aslında para harcamaya çalışmışlar ama becerememişler gibi. Her neyse. En iyisi dememin sebebi, ilk iki filmdeki bazı kopukluklar ve hatalar bu filmde yok. Kusurlar ortadan kaldırılmış. Ayrıca yeni eklenen Eustace filme biraz değişiklik ve akıcılık eklemiş. Böyle filmlerin temel kuralıdır; ayak bağı olan, herşeye burnunu sokan ama filmin sonunda kendini bir nebze de olsa sevdiren bir karakter... Filmin başında kuzenlerinin Narnia hikayelerini saçmalıktan ibaret bulan ama filmin bir kısmını ejderha olarak yaşayan Eustace...

Sıradaki film olması beklenen Silver Chair'de de ana karakter olarak karşımıza çıkacak. O filme de gelecek olursak, çıkış tarihi 2015 olarak gözüküyormuş. Forumlarda yazılanlar o yönde. Niye 5 yıl ara verdikleri hakkında pek bir bilgim yok. Bu kadar uzun ara seyirciyi bıktıracaktır ve artık o alışılan karakterlerin çok değişmiş olması... Harry Potter Sırlar Odası'ndan hemen sonra Zümrüdüanka Yoldaşlığı...

Belki de ana karakterlerin değişecek olması, bu etkiyi bi nebze de olsa ortadan kaldıracaktır. Neyse, yazılacak daha çok şey bulunur düşündükçe ama bu kadar yeter şimdilik. İlginç fikirler edinirsem ilerde eklerim. Unutmadan; çocuk romanı niyetiyle yazılması, onu çocuk romanı veya filmi yapmaz. Buna en büyük iki örnekten biridir bu seri. Diğeri mi? Harry Potter.

Cumartesi, Şubat 23

Mazlum Ork, Vahşi Uruk-Hai




Orklar karanlık güçler tarafından ele geçirilip işkenceye maruz kalan Elflerden oluşturulmuştur. Uruk-Hailer ise Elf-Ork ve Ork-İnsan melezlemesiyle varolmuşlardır. ( Mordor Urukları Elf-Ork, Isengard Urukları ise Ork-İnsan melezidir.)


Orklar boy ve kilo olarak daha çelimsiz ve ufaktırlar. Tespit edilen en büyük Ork 1.80 boyundadır. (Azog) Uruklar ise hem daha uzun hem de daha iri yapılıdır. Ortalama boyları 1.90 ve 2.00 metre arasında değişir. (Berserker denen Uruk türünün boyu 2.20 metreye kadar uzayabilir.)


Orklar sadakat ve emir-komuta konusunda daha güvensizdirler. İtaatleri sevgi ve saygıdan çok nefret ve korku karışımıdır. Örneğin Mordorlu Orklar Sauron'dan hem korkarlar hem de nefret ederler. Ama Uruk-Hailer tamamen sadık ve emirleri sorgusuz yerine getiren ölüm fedaileridir. Asla sorgulamazlar. Acı ve korku endişeleri yoktur. Özellikle Isengard Urukları bu konuda mükemmel birer savaşçıdırlar.


Orklar güneşi ve gün ışığını sevmezler. Hatta dayanamayıp ölürler. Ancak Uruklar daha dayanıklıdırlar. Saruman'ın yeni nesil Urukları bu zayıflığıda aşmış, son derece dayanıklı ve muhteşem olmuşlardır.


Orkların bir çok kabilesi ve soyu vardır. Mordor, Dumanlı Dağlar, Moria, ve Cüce Diyarı Erebor'da bile kolonileri vardır. Fakat sadece iki Uruk soyu vardır. Mordor'un Kara Urukları ve Isengard'ın İnsan Melezi Urukları'dır bunlar da.

Salı, Şubat 12

Arşivlik Filmler #1

Arşivlik film olayını görünce twitter'da, geri kalır mıyım bastım tweeti. Ama yetmedi hocam, oraya yetmedi. O yüzden bi de at çalayım dedim.








Vader - Ring - Tardis - Harry

Öncelikle şu afişteki üç filmi bi ekleyin, film olmasa da film tadında dizi olan Doctor Who'yu da ekleyin. Sonra konuşalım. Şimdi gelelim filmlere, ha diyince aklıma gelen filmlere...

Star Wars olacak hocam. Sadece filmler değil, oyuncakları olacak. Sonra Lord of the Rings olmalı ama kesilmemiş hali. Dörder saatlik halleri. Harry Potter da olmalı bence. Görsellik açısından bi LotR değil ama hikayesini daha çok severim. Tabi bi de The Godfather serisi olmalı. Seri olmasa bile ilk iki film mutlaka olmalı. Sonuç olarak Al Pacino'nun Al Pacino olduğu filmlerdir.

Bunların yanı sıra eski Batman filmlerini ve Batman'in kendisini sevmememe rağmen (nasıl kelimedir o) The Dark Night serisi de eklenmeli arşive. Bi de üzerlerine konuşmak istemediğim demirbaş listesi var..

  • Yeşil Yol
  • İyi, Kötü ve Çirkin
  • Azap Yolu
  • Forest Gump
  • Breaveheart 
  • Esaretin Bedeli
  • 3:10 Yuma Treni
  • American History X
  • Inglourious Bastards
  • Enemy At The Gates
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Bunlar arşivde mutlaka olması gereken, izlenmesi defalarca şart kılınan filmler. Rivayet bu yönde.

Edit: Bazılarını İngilizce bazılarını Türkçe yazmamın pek özel sebebi yok. Aklıma ilk geldiği şekliyle yazdım.

Cumartesi, Şubat 2

Panini #1


Juninho Pernambucano #8
Olympique Lyonnais

Nerden nereye #1


31 Ocak'ta attığım bu tweet üzerine bişeyler yazmak istedim. Koskoca A.C Milan, 2005'te CL Finali oynayan, 2007'de o kupayı kazanan ACM ne hale geldi. Bütün yazacaklarım bu kadar.

Shevchenko - Maldini - Inzaghi - Rui Costa gibi eli yüzü düzgün isimlerden, aşağıdaki 3 apaçiye...
Soldaki apaçinin adını bile bilmiyorum lan.


Hikaye başlıyor...

Bu, sonrasını olan, geçmişini anlatan bir hikayedir, Yüce Patron'un hikayesi. Devam edecektir.

Tarafsız bir gözle, sadece eğlence amaçlı okumanınızı; yorum ve görüş bildirerek katkıda bulunmanızı isterim

Bölüm 1



East'n Boul / Ocak 2013



Bölüm Karakterleri;

Aziz. Grup üyeleri tarafından grubun lideri olduğu için Aziz deniyordu, takma isim. Grup için büyük fedakarlıklar yaptı. Brooklyn'den yetişme, sonradan Manhattan bir insandı. Kader ona son 1 oyla gülmüştü.Kısa boylu, hafif tıknaz, saçları hafiften ağarmış, konuşmayı peltek olan komşusundan öğrendiğinden konuşma bozukluğu çeken kamuflaj amaçlı çiftçilik yapan. Karanlık işler içinde olduğu sanılan, hapis yatmış olan.


Akut. Aziz'in sağ kolu, en kocaman kurtarıcısı. Bu yüzden ona Akut ismi takılmış. Kocaman Akut. Akut Kocaman. Risk almayı pek sevmez, sağlamiyetçi.
Kısa boylu, haşortmanlı. Pek gülmez, çok ciddi. Sürekli kendini suçlar, intihara kalkışır. Ama diğer küçük üyeler bu kararından vazgeçirmek için evine gider, ikna eder. 

Shaqip. Aziz'le beraber koğuş arkadaşlığı yaptı. İlk fırsatta sattı.

Abdella Kenelly (Kinılı). Lakabı, gömlekçi. Diğer enstitülerin ekonomik durumlarıyla içli dışlı. Yediği önünde, yemediği midesinde tarzı. Aziz'in yerinde gözü var deniliyor. Orta boylu, şişman.

Henri Bie'n Venü. Tam adı Henri The Bie And Venü, kısaca Henri. Soyadı eski ingilizce'de Saat ve Şemsiye. Yıllarca Ameanoenue'nde saat ve şemsiye sattı. Grup üyeleri tarafından pek tasvip edilmedi. Buna karşın hiç sesini çıkarmadı. Kimileri tarafından gizli kahraman ve lider olduğu söyleniyor. Esmer(kavruk) kısa boylu. Karın tokluğuna çalışır. Amean'Oenue çocuğu.
 



Saat 12:05 / Amean'Oenue

Siyah bir araba yaklaşmıştı, ilgileri toplayan. Cam açıldı yavaşça, ve bozuk bir ses tonu başladı konuşmaya
"Henri, Henri." Nerde bu lanet olasıca pislik diye düşünmeye başlamıştı büyük patron. Ve Henri yetişti. "Henri, bak. Gömleki'ye
haber et. Ben döndüm. Ekibi toplayın yeniden"

Henri dükkanı bırakıp koşmaya başlamıştı. Sadece koştu ve Gömlekçi takma isimli Abdella Kenelly'ye gelmişti. Kenelly biraz
tedirgin, biraz endişeli bi şekilde "Lanet olasıca paralarını nasıl ödeyeceğiz" dedi sessizce. Henri duymamıştı. Böylesi daha
iyiydi. Ya Akut buna ne diyecekti? O dağıtmıştı ekibi. Ona nasıl açıklayacaklardı?



Saat 14:23 / Çiftlik

"Başkanım" dedi Abdella, "nasıl yapacağız?"
"Orası beni bağlamaz, ben sizler için hapis yattım" dedi Aziz. Eski ekip tekrar toplanmalıydı. "Shaqip'ten almam gereken bi intikam
var dedi" Aziz. "Shaqip beni sattı, ben de onu bitireceğim. Unutma intikam soğuk yenen bi yemektir" diye devam etti ki Henri lafa atladı,

- O ne klişe bi söz öyle başkanım, daha orijinal bişeyler lazım"
- Olmadı galiba ya. Lanet olsun lanet lanet. Bi marjinal sözüm bile yok dostum.
- Çok kullanılıyor ya ondan olmalı, mutlaka ondan; diye ekledi Henri.

       Devam Edecek...­ ­       ­

Cuma, Şubat 1

Hepiniz yere yatın, parti başlıyor.

23 Ağustos 1973 sabahı, saat 10 sularında bir banka soygunun ilk cümlesi.

Yanında çok sayıda patlayıcı ve silah bulunduran soyguncular, 3 bayan banka görevlisini esir aldıktan sonra diğerlerinin kaçmasına izin verdiler. Bu 6 gün sürecek bir rehin alma öyküsünün kısa hikayesi olarak kalacaktı.


Polis ekipleri olay yerine ulaştıklarında bankaya girmek istediler ancak soyguncuların direniş göstermesi ile operasyon başarısız oldu. Dışarıdan banka ile iletişime geçildi ve soyguncular isteklerini ilettiler. Ceza evindeki bir arkadaşlarının bankaya getirilesini ve bir spor arabanın park halinde banka önünde tutulmasını talep ettiler. Soyguncuların bu istekleri kabul edildi. Arkadaşları cezaevinden çıkarılarak iletişim için bankaya yollandı. Ayrıca bir Mustang, banka önüne park edildi.

Ama hala bir problem vardı; polis kuşatması. Öyle ya kuşatma kalkmadan nasıl buradan çıkabilirlerdi? Soyguncular son olarak kuşatmanın kaldırılmasını, buna karşılık bütün rehineleri serbest bırakacaklarını açıkladılar. Polis ise bunu kabul etmedi.


Bankanın dışında gergin bekleyiş sürüyordu. Süreç boyunca, gazeteciler polis barikatının arkasında nöbet tutarlarken radyo ve televizyonlar olay bölgesinden canlı bağlantılar yaptılar. Halk da olaylara büyük ilgi gösterdi.

Buraya kadar anlattıklarım klasik bir soygun hikayesiydi. Hikayenin farklı olan kısımı ise bankanın içinde yaşananlar.

6 gün boyunca rehin olarak tutulan banka görevlileri ile soyguncular arasında pozitif bir diyalog oluştu. Rehineler, soyguncuların onları öldürmek istemediklerine, sadece buradan çıkmak istediklerine inanıyorlardı. Onlara göre polisin tutumu yüzünden hepsinin hayatı tehlike altındaydı. Hem aslında soyguncular da iyi insanlardı. Hayat şartları onları bu soygunu yapmaya zorlamıştı. Polis kuşatmayı kaldırsa zaten bu iş çoktan bitmişti.

Soyguncular, kuşatmanın kaldırılması için medyayla rehinelerin iletişim kurmasına izin verdi. Telefon sayesinde dışarıyla irtibat kuran rehineler kuşatmanın kaldırılması için yalvardılar. Ama yine de istekleri yerine getirilmedi.

6 günün sonunda polis içeriye gaz püskürterek soygunu sonlandırdı.

İlginç bir şekilde soyguncuların aleyhine tanıklık etmeye yanaşmayan rehineler, bir de aralarında para toplayıp soyguncuların savunmalarına maddi yönden de destek olmuşlar. Hatta hapisten çıktıktan sonra ailecek görüşmüşler.

İlk defa bu vak'ada dikkatleri çeken rehine ile rehin alan kimse arasındaki garip ruh hali "Stockholm sendromu" olarak anılmaya başlanmış. FBI araştırmalarına göre, adam kaçırma ve rehin tutma eylemlerinin yüzde 27'sinde, rehineler üzerinde Stockholm sendromunun etkileri gözlemleniyor.




Bu hikaye şu an siyasetçilerin bile ağızlarında sakız ettikleri Stockholm Sendromu'nun ilk örneği. En son 28 Ocak 2013 tarihli Leyla ile Mecnun'da duyduğum bu terim aslında tam olarak nedir?

Stockholm sendromu baskı gören kişinin baskıyı uygulayana karşı sempati geliştirmesidir. Bu sendromun ortaya çıkmasında fiziksel baskı ile birlikte yoğun bir psikolojik baskı da gerekir. Altında yatan sebep de hayatta kalma içgüdüsüdür.



Dış dünyadan soyutlanan şiddet mağduru, hayatta kalma isteğiyle o kadar aciz bir duruma düşer ve kendi hayatının başkasının elleri arasında olduğunu hisseder. Hayatta kalmak için şiddeti uygulayan kişiye kendisini bağımlı hissetmeye başlar. Baskıcının yaptığı küçük iyilikleri gözünde büyütür, zamanla kurban baskıcının yerine kendisin koyarak empati yapmaya başlar. Baskıcının yaptıklarında kendince haklı noktalar bulur. Böylelikle baskıyı yapan kimseyi kendisine yakın hisseder. Ondan kendisine ciddi bir zarar gelebileceği gerçeğini reddederek kendini rahatlatma yoluna gider.



Aslında başta da dediğim gibi bütün bunlar kişinin fiziksel ve psikolojik şiddet karşısında aciz kalıp kendini avutma isteğinin bir sonucudur.